Merhabalar! Hatta bu yazıyı günün hangi zaman diliminde elinize alıp okuduğunuzu düşünmeksizin ben size kocaman bir ‘’GÜNAYADIN’’ la başlamak istiyorum. GÜNAYDINLAAAAR!!
Bu kadar işinizin arasına beni de sıkıştırdığınız için teşekkür etmem gerektiğini biliyorum. Teşekkürederim. Hem de bugünün bana hediye ettiği kocaman kocaman gülücüklerle dolu bir teşekkür. Hayır hayır, bugünün diğerlerinden bir farkı yok. Yani diğerlerinden önemli olmasını sağlayacak bir özelliği barındırmıyor içinde. Sabah çıldırmış olduğunu düşündüğüm yeşil çalar saatim uyandırdı yine beni. Haklısınız.
Teknoloji hayatımıza bu kadar girmişken hala çalar saatle uyanmak garip değil mi?
Neden çalar saat olduğuna gelince; telefon sesiyle uyanamayanlardanım. Üniversite yıllarımda sabah derslerini, o ninni gibi gelip de uykuma uykulu haller ekleyen telefon melodileri yüzünden kaçırmaya başlayınca çareyi annemin çocukluğumda uyanmak için kullandığı çalar saatlerden bir tane edinmekte bulmuştum. Aslında yeni kuşağın çok aşina olmadığı bir ses potansiyeline sahip olduğunu bilenleriniz vardır mutlaka. Hatırlıyorum da, o saati ilk aldığımın ertesi günü sabah korkunç bir durumda uyanmıştım. Aslında uyanmadım. ‘’Zıpladım, fırladım, nereden geldiğimi bilemeyip hatta deprem olduğu ya da olağanüstü hal ilan edildiği’’ gibi çok çeşitli hallere girdikten çok sonra bütün bu olanların sebebinin yeni saatim olduğunu anlayabilmiş, günün ilk ‘günaydın’ını hak edene, tepesindeki tuşuna bir darbeyle vermiştim. (continue reading…)
